sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ekim 2008

İzleri takip ederek...

Bu resimlerde bizim ayak izlerimiz gizli.
İpuçlarını birleştirerek tatil güzergahımızı bulan olur mu acaba?
Siz bulun, ben detayları anlatayım. Sonunda çok keyifli bir adreste buluşalım:)

DSC01651

Aslında burası yolumuzun üzerinde değil. Sırf görmek için biz yolumuzu kasıtlı olarak uzattık.
"Bu film burada çekildi, üstelik de filmdeki demirci atölyesi de burasıydı" desem, ilk ayak izlerimizi hemen bulursunuz değil mi?

DSC01653




DSC01674

Yine de bir fikir oluşmadıysa, bu tipik resim yardımcı olacaktır mutlaka...

Ah unutmadan; burası sahlep hammaddesinin en çok yetiştiği yer. Zaten aynı bitkinin üst kısmı da ilçenin adında geçiyor.

DSC01832

Ayak izlerimizi biraz daha Kuzeydoğuya yönlendirip, deli ormanların içine doğru yol alıyoruz.

DSC01714

Hedefimiz; atların nal seslerini duyabilmek.

DSC01734

Doğayla ve atlarla başbaşa harika 3 gün geçiriyoruz


DSC01793

Hiç çivi kullanılmadan yapılmış, 700 yıllık camiyi geziyoruz.

DSC01695

Hiç görmediğim kadar küçük sarılmış bu muhteşem lezzetleri ve daha pekçoğunu mideye indiriyoruz:)

DSC01811

Bir de buranın sarımsağı ile meşhur olduğunu söylesem?

21 Ağustos 2008

detaylar


Bozcaada'nın asıl güzelliği, her köşeye yerleşmiş küçük, sevimli detaylarda gizli.
Bunlar benim objektifime takılanlar.
Her biri, yaşama verilen önemin, özenin, saygının bir parçası sanki.
Hoş bir tebessüm, onları gören gözlerde, yüzlerde ve gönüllerde bıraktıkları...

Ada denince; hiç kedisiz olur mu? Onlar adanın asıl sahipleri..


Pencereler ,pcv olmanın utancını böyle gizlemek istemişler belki...


Mimi'nin boyunda olan bu bebekler misafirlerini kapıda karşılıyor.


Bu resim, adanın tevazu dolu yaşamına dair en güzel detay.





Martılar, martılar.


Rakı-şarap, eski-yeni..


Söz biter...


Sevgi, her detayda..


Neşe,


Heybet,


Zerafet,

...Ve mutlak mutluluk.

17 Ağustos 2008

anılar
















Gelecek yaza kadar hoşçakal Bozcaada...

15 Ekim 2007

Blog Hareket Günü



Bugün çok özel bir gün.
Blog hareketi var bugün. Yani (bu harekete katılmak isteyen) Web’deki bütün blogcular bugün, herkesin tek bir önemli soruna kafa yorması için bir araya geliyoruz.
Sorunumuz, konumuz: ÇEVRE.




Tüm blogcular kendi konularımızı çevre ile ilgili olarak yazıyoruz bugün. Amacımız herkesin daha iyi bir gelecek için konuşmasını sağlamak.
Ben çevrenin kirliliğini yazmak istiyorum:

Nerede yaşıyor olursak olalım, etrafımıza baktığımızda ne çok kirlilikle birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu fark ediyoruz.

Bir bakalım mı?

Sularımız:

İmarsız, düzensiz ve konrtolsuz yapılaşma sonucu sularımız tarımsal, endüstriyel ve hatta evlerimizin atıklarıyla kirlenmekte.
Yapılaşmaya açılan ve zaten kirlenmiş olan su havzalarımız, küresel ısınmayla birlikte azalmakta, böylelikle kirlilik oranı iyice yoğunlaşmakta.
Mevcut su kaynaklarımızı koruyamadığımız gibi, elimizdeki yağmur suyu, ya da atık su gibi kaynakları, kullanıma yeterince çevirememekteyiz.

İçilebilir ÇEŞME SUYUnun şişelenmiş PET sulardan 150 kez daha ekonomik olduğunu, bu suların kirlenmesi halinde arıtma maliyetinin kişi başına 40 dolar civarında olduğunu ve 1 kg kirleticinin uzaklaştırılması için 1 kwh enerji harcanması gerektiğini, üstelik bu dezenfeksiyonlar sonucunda da bir takım istenmeyen yan ürünler çıktığını biliyor muydunuz?

(Doğada var olan suyu kirletmeyelim ve verimli kullanalım.
)


KATI VE TEHLİKELİ ATIKLAR
(İnşaat atıkları, çöpler, toksik endüstriyel atıklar vs)

Her ne kadar ortalıkta görünmediğini ya da etrafımızda bulunmadıklarını düşünürsek düşünelim, onlar her yerdeler. Çünkü bu atıkların geri dönüşümü düzenli, verimli ve disiplinli şekilde yapılmamakta.
Her yıl ülkemizde bir yerlerde zehirli varillerin bulunduğu haberlerini hatırlarsınız. Bunlar farkına varabildiklerimiz. Peki ya farkına varılamayanlar? Bu çöplerin yakınımızda bulunmuyor olmaları, bize zarar vermeyeceği anlamına gelmiyor. Bulundukları yerde kirlettikleri topraklarda ya da sularla yetişen besinlerle, zehirlerini bize taşırlar.
Tehlikesiz olsa da, inşaat ya da maden atıkları doğada uzun süre yok olmayışları, kontrolsuz her yere atılmaları sonucu etrafımızı sürekli kirletmekte

(Gözden ırak çöp ve atıklar gönülden ırak kabul edilmemeli, vahşi depolama alanları yerine, sızdırmaz tabanlı çöp depolama alanları inşa edilmelidir).

HAVA KİRLİLİĞİ

Taşıtların eksozundan, filtresiz fabrika bacalarından, konutlarda kullanılan kalitesiz yakıtlardan, enerji santrallarından havaya yayılan kirlilik, çevre kirlilikleri içinde sanırım en gözle görünür olanı.
Kirletici gücü yüksek, kalitesiz ya da yanma verimi düşük eski tipteki yakıtların kullanılması, doğru yanma yöntemlerinin seçilmeyişi sonucunda, soluduğumuz havaya yoğun bir kirlilik karışmakta.
Eski ve bakımı yapılmamış taşıtların yaydığı egsoz dumanı, toz oluşturucu diğer işlemler için yeterli önlemlerin olmayışı, kişilerin bilgisizliği, eğitimsizliği ve konuya önem vermemesi de kirliğe katkıda bulunan faktörler

(Kaliteli yakıtlar, verimli yakıcılarda bilinçli yakılmalıdır. Yakıcı ve taşıtların yenilenmesi ve bakımları sürekli yapılmalıdır).

GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ
(İnşaat sektörü, eğlence sektörü, uçaklar, trenler, otomobiller vs)


Tüm çevre kirlilikleri içerisinde, gündelik hayatta fiziksel olarak en çok tolere edebildiğimiz kirlilik bu galiba. Yeterli yönetmelikler ve uygulamalar olmadığı için bu kirliliğe daha uzun süre katlanmamız gerekecek. Şu aşamada tek alınabilecek önlem: ses izolasyonuna önem vermek.

KOKU KİRLİLİĞİ
(Çöplük yangınları, orman yangınları, kağıt fabrikaları, hayvan barınakları, şeker fabrikaları, balıkhaneler ve kesimhaneler vs)

Koku rahatsızlığı kişiden kişiye değişse ve kokuyu ölçmesi oldukça zor olsa da, yaşadığımız yerdeki koku kirliliği gündelik yaşamı zorlaştıran faktörlerden birisi.

Yukarıda sayılan tüm kirliklere " insan faktörü"nü eklemek çok da yanlış olmayacak. Hatta belki de listenin en başına.
Çevrenin, insanın yaşamındaki önemini göz ardı etmesi sonucu ortaya çıkan bu kirlilikler, yine insanın, eğitimi ve bilinçlenmesi sonunda aşılabilecektir.

Çocuklarımız çevre bilinci ve doğa sevgisi ile yetiştirebilirsek, sonraki nesilleri kurtarabiliriz ancak. Tabi onlara doğa adına kirlenmemiş birşeyler bırakabilirsek..
Çocuklarımıza vereceğimiz en etkili eğitim ise, onlara çevre konusunda duyarlı rol-modeller olabilmektir.
Ne zaman çevre ile ilgili bir konu açılsa, aklıma gelen sözle bitirmek istiyorum yazımı:

"Dünya bizim değil, biz onu çocuklarımızdan emanet aldık"


Ekleme:
Çok sevdiğim arkadaşlarım Papatya ve Deniz'in "Blog Hareket Günü" yazılarını okudum. Onlar gibi arkadaşlara sahip olduğum için yeniden mutlu oldum. İkisi de kişiliklerinin ve yaşam tarzlarının parçası haline gelen bu duyarlılığı öylesine güzel aktarmışlar ki.
Ve bu yazılarımızın hepsi birleştirilip okunursa, çok daha kapsamlı bir anlatımın ortaya çıkacağını düşündüğüm için sizlere de tavsiye ediyorum.
Özellikle sevgili Deniz'in bu muhteşem yazısını sona saklayıp okumanızı öneririm:)

2. ekleme:
Bu çok güzel yazı da sevgili Devletşah'tan. Bilmeyenler varsa; o bir çevre mühendisidir.

01 Ekim 2007

Ana Yürekliler

EKLEME:
Önümüzdeki hafta Hacettepe Onkoloji hastanesi ziyareti varmış.. Bayram için göndermek istedikleriniz ya da Ana Yüreği Dolaplarına koymak istediğiniz temizlik malzemeleri vs için lütfen benimle irtibata geçin, ben sizleri yönlendiririm.
Bayram için, kek kurabiye vs yiyecekler yapıp, anne yüreğinizin sıcaklığını da içine koyup gönderebilirsiniz. Ayrıca şu doğum günü organizasyonuna bizler el atsak çok güzel işler çıkartırız gibime geliyor. Haydi mutfak blogcuları, haydi anne yürekliler...

Bir süre önce kocaman yürekli annelerden bahsetmiştim sizlere. Yaptıkları güzel şeylere inanılmaz bir tempoyla devam ediyor bu gönüllüler.

Belki "benim de tuzum bulunsun" demek ve onlara destek vermek istersiniz diye düşünerek, hızına yetişemediğim çalışmalarını ara ara buradan duyurmak istiyorum.

1-Öncelikle Sincan Yuvadaki 7-12 yaş grubundaki 70 çocuk ile Kısa Film çekmeye çalışıyorlar. Bu filmin çekiliş aşamasını da "Belgesel Film" olarak çekmeye çalışıyorlar.

2-Hastane ziyaretleri devam ediyor. Hacettepe Pediatrik Onkoloji Bölümüne yiyecek-içecek, oyuncak, kitap ağırlıklı, Dışkapı Çocuk Hastanesine giyecek, kitap, oyuncak ağırlıklı yardımlar götürüyorlar

3-Hastanelere kurdukları Ana Yüreği dolapları için temizlik malzemelerini ve yine hastanelere koydukları su sebillerinin sularını eksik etmemeye uğraşıyorlar.

4-Sincan yuvada 2 ayda bir o ayların çocukları için düzenlenen doğum günü faaliyetini düzenliyorlar (Bunun için bir komisyon kurmayı düşünüyorlar) Sanırım buradan onlara pek çok destek sağlayabiliriz, ne dersiniz?

5-Sincan yuvadaki çocuklarımız gönüllü annelerle film izlemek istiyor, derneğin vesile olup yuvada kurdurduğu sinema salonunda çocuklarımızla Cuma akşamları film izlemeye parmak kaldıran gönüllüler arıyorlar.

6-Havalar çok soğumadan dışarda bir piknik düzenleme fikirleri var "destek bulursa “neden olmasın"diyorlar"

7-Sincan yuvalı çocukları 6 Ekim akşamı yemeğe çıkarıyorlar (yer arıyorlardı-halletmişler)

8-7 Ekim’de Sincan Yuvada atölye çalışması yapıyorlar (kamera, fotoğrafçılık, sinema, senaryo, deneyimi) Amatör bile olsanız bekleriz diyorlar

2 Ekim Salı günü, öğle saatlerinde Dışkapı Çocuk hastanesini ziyaret edecekler.
Yanlarında bayram öncesi giyecek/hediye ve boyama kitabı götürecekler.
Biliyorum çok az zaman var ama destek vermek isterseniz haberleşiriz.

29 Eylül 2007

187.sayfa ve Kitaplar

"47. İnsan yaşamı hangi biçime bürünürse bürünsün, hep aynı unsurlardan oluşur ve bu yüzden, ister barakada ister sarayda, isterse manastırda ya da kışlada sürdürülsün, esas olarak her yerde aynıdır.
İnsanın başına gelen olaylar, serüvenler mutluluk ve mutsuzluk durumları ne kadar çeşitli olsalar da hepsi kurabiyelere benzerler."
(bir yemek bloguna bu satırların denk gelmesi ne şans:)

Bu satırlar Artur Schopenhauer'in "Yaşam bilgeliği üzerine AFORİZMALAR" adlı kitabının 187. sayfasından.

Başucumda okunmak üzere alınıp sıraya dizilmiş kitaplar bekler. Kokuları çok güzeldir: yeni kitap kokusu.
Bu kitap da başucu kitaplarımın ilk sırasında okunmayı bekliyor. Şu an okuduğum kitap bu değil. Ama oyunun kuralı "en yakınınızdaki kitap" diyor.

Nihilist ve oldukça pesimist bir filozof olduğu söylense de, ben Schopenhauer'in yazılarını severim. Düşüncelerinin kendi zamanının oldukça ilerisinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazı ve düşünceleri tam da içinde bulunduğumuz şu zamanlara göre..

Özellikle de "Aşkın Metafiziği" okundukça düşünülecek, üzerinde tartışılacak türden bir kitap..

Bu oyunda beni seçen sevgili Peri'ye teşekkür edip, sevgilerimi gönderiyorum. Eğer kabul ederlerse vakit bulurlarsa, oyunu sevgili Papatya ve Betül'e göndermek istiyorum.

Ve hazır konu tam da kitaplardan açılmışken, uzun süredir bir türlü yayınlama fırsatı bulamadığım, Cunda adasında gezdiğim, çok yeni açılmış olan Necdet Kent kitaplığı fotoğraflarımı eklemek istiyorum.
Eski bir değirmenin restore edilmesiyle oluşturulan kütüphane binası.


Kitap rafları (öyle güzel kitap kitap kokuyor ki içerisi)


Alttan bunlara bakmak çok etkileyici.

Kütüphanenin bulunduğu tepeden manzara çok güzel


Bu da içeriden bir görüntü

Manzara büyüleyici



bu da bahçeden bir detay

27 Eylül 2007

Acemi Aşçı 1 yaşında


Farkettim ki, dün Acemi Aşçı nın doğumgünüymüş. Bir yıl olmuş bile.

Şöyle bir düşündüm de: Ne çok şey öğrenmişim bloglardan, ne çok güzel insan tanımışım.
Bir yıl önce hayatım bu kadar şenlikli, bu kadar kalabalık değildi.

Duygularımı daha güzel anlatabilmeyi isterdim aslında. Fakat biraz grip, oldukça da uykusuzum. O yüzden ne yazık ki bu kadarı döküldü klavyemden.

Acemi Aşçı'ya gelen, okuyan, yorum yazan ya da izleyen, gerçek hayatta tanıdığım, tanıştığım ya da tanıma mutluluğuna henüz erişemesem de uzaktan uzağa çok sevdiğim herkese teşekkürler.
Hepinizi çok seviyorum.

03 Eylül 2007

Bozcaada güzellikleri


2002 Eylül sonu, Ankara'daki sergimin açılışının hemen ardından gitmiştim Bozcaadaya.
Daha gitmeden, nasıl olduğunu bilmeden bile çok seveceğimi, çok etkileneceğimi biliyordum. Hatta neredeyse emindim.

O sıralar Yaşar Kemal'in (hala 4.sünü tamamlayamadığı ) "Bir ada hikayesi dörtlemesi" ni okumuştum ve ciddi bir biçimde kitabın etkisi altındaydım. Nedense, kitaptaki adanın Bozcaada'dan esinlenerek oluşturulduğunu hissediyordum. (Böyle de takıntılarım vardır benim:)

Bu seriyi okumadıysanız (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tan Yeri Horozları) öneririm, muhteşemler.

Detayları atlayıp, sadede geliyorum:


Önceden Yeşilyurt köyünde tadına bakıp da, bayıldığım domates reçelinin, yalnız bu adada yapıldığını öğrenince çok şaşırmıştım. Bu geleneksel Rum lezzetini günümüzde sadece Bozcaada'da çok az sayıda kalan Rumlar yaşatıyormuş.
Tesadüfen onlardan biriyle tanışmıştım Bozcaada'da: Sevgili Madam Afro..

Eski Şarap fabrikasının yanındaki -soluklanmak için gittiğimiz-küçük kır kahvesini işletiyordu.
Minik kedisi hemen kucağıma çıkıp, şerçe parmağımı emmeye başlamıştı:)

Tanıştığımız andan itibaren Madam Afro ile aramızda çok garip bir bağ oluştu. Sanki birbirimizi çok uzun zamandır tanırmış gibi- tanımlanamaz...
Bozcaada'da her gün, onun yanındaydım. Çok sevdiğimi öğrenince:

Hazırlarını alma sakın, glikoz koyarlar. Yarın buranın pazarı var git domates al da, ben sana yapmayı öğretirim" dedi.

Ertesi gün, birlikte domates reçeli yaptık. Bir bir öğretti bütün inceliklerini. Sonra kendi de şaştı " Bunu kızım dahil ilk defa sana öğrettim ben" dedi. Yağan yağmur sonrası tepelere çıkıp salyangoz topladık. Uzun, keyifli, bol ve şen kahkahalı sohbetler ettik, dertleştik. Bilgeliğine, hayata bakışındaki kendisi ve dünyayla barışıklığına, espirilerine, bende yarattığı huzura inanamadım.
Ayrıldıktan sonra ona birlikte reçel yaparken çekilmiş resmimizi gönderdim. Ve bir kaç telefon.

Hesapladım; beş yıl olmuş kalbimi bıraktığım o huzur dolu adaya gitmeyeli. Oysa "seneye buradayım" demiştim ona.


Gelişimi haber vermedim, sürpriz yaptım bu yıl. Kır kahvesinde birbirimize sarılıp, uzunca bir zaman ayrılamadık..
"Yunanistan'dan kendi kızım gelse bu kadar sevinirdim ancak" dedi. "Hep fotoğraflarımıza baktım durdum"
Mimi'nin doğumunu haber almıştı, yine de görünce çok şaşırdı. "Ne çabuk büyümüş" , "Sana söylemiştim; gelecek diye" dedi.
Koştu içerden ona hediyeler getirdi, iki arada derede o eski geleneklerini hiç aksatmadan, bize ikramlarda bulundu.


Kendimi hiç hissetmediğim kadar "iyi" hissettim orada ben yine. Baktım, bizim Mimi de öyle, kendi evi gibi sanki kırk yıldır oralı.

"Bunun adını neden Ada koymadın ?" diye sordu. "O bir Ada Kızı, adı da öyle olmalıydı"
Çok düşündüğümü, ama bizim ailemizde bir başka Ada'mız olduğunu söylemedim..

Yeni tanıştığı kişilere karşı çok soğuk ve yabani davranan Mimi, kısacık sürede sevdiği bu kadını merak etti " Anne Madam Afro neyimiz olur?" diye sordu..
"Ben senin ada annanenim" dedi Bayan Afro.
......

Bu güzel ikramları, hikaye ve tariflerini bir sonraki yazıma bırakıyorum.
Not: Mimi doğumundan itibaren, bütün ısrarlarımıza karşın emzik vs hiçbir şey emmedi. Önce benim serçe parmağım, sonra ve hala da kendi başparmağı dışında.

30 Ağustos 2007

Cunda'dan Girit yemekleri

Tatildeki güzellikleri paylaşmakta ne kadar geciktiğimi fark ettim.
Bu seneki tatilimize İstanbul adalarıyla başladık. Sevgili dayım bizi ilk gün Kınalı Ada açıklarına götürdü. Orada Mimi deniz açılışını yaptı. Ertesi gün Büyükada daki evlerine gittik, adanın güzellikleriyle tanıştık.Sonraki gün istikamet Bozcaada oldu. Sonra da Cunda.
Tam bir adalar tatili oldu bizimki.


Tavsiyelere sondan başlayacağım; Cunda dan.
Birkaç gün üst üste şu meşhur "En iyi 1o" adreslerinde karnımızı doyurup ceplerimizi boşalttıktan, çoğunda hiç de memnun kalmadıktan sonra, Mimi'nin Bozcaada tatil arkadaşı, dünyalar tatlısı Ceren'le Cunda'da da karşılaşıp, annesinden bu harika restoranın tavsiyesini aldık.
Baktık, Girit yemekleri...
Biz daha ne isteriz?

Şirin bir eski taş Rum evi, güleryüzlü, titiz mi titiz, becerikli mi becerikli bir kadın, pazardan alınmış tazecik sebzeler, anlatılamaz-doyulmaz güzellikte yemekler ve makul bir hesap...
Tanıştırayım: Emine Hanım'ın Girit yemekleri ile oluşturduğu Lal restoranı..

İki gün üst üste gittik ama tüm çeşitleri deneyemedik elbette. Üstelik yediğimiz herşeyin tazeliği, lezzeti damağımızda kaldı.
"Kekikli kuzu etini" Mimi sildi süpürdü, "Girit böreği" tekrar, tekrar sipariş edildi, "kabak çiçeği dolması" yediklerimin en lezzetlisiydi. Sipariş ettiğimiz otların hepsi, Girit usulü bamya ve tüm zeytinyağlılar annemden TAM not aldı.
Emine hanım, minik müşterilerini bile düşünerek, onlara ekşili köfte hazırlamıştı. Aynı anne yemeği gibiydi.
Ama benim favorim, yukarda görmüş olduğunuz kaşarlı kabak oldu. Bu kabakların hepsi sadece bir parmak kadar. Tahminim, içerisinde sadece kabak, sarmısak, dereotu, zeytinyağı ve kaşar var. Bu kadarcık malzeme ve :
Böyle bir lezzet yok!


Ve işte bütün bu harika lezzetleri mutfakta tek başına hazırlayan, dünya şekeri Emine Hanım.
Belki bu yaz geçti. Ama olur da seneye Cunda'ya yolunuz düşerse, bu adresi atlamayın. Mideniz bayram etsin.
Ve sakın ola, şu "en iyi 10" bilmemnelerine kanmayın...

Lal Restoran (Girit Muftağı)
0266 327 2834
Altay Pansiyon yanı
Cunda adası- Ayvalık

Konuyla fazla alakası olmayan notlar:
Uzun süredir yeni yemek tarifi veremedim biliyorum. Bunun sebepleri arasında;
  • Mimi'nin okulunun bir hafta kapalı olması,
  • Tatil dönüşü, bu sefer de yardımcımın tatile çıkmış olması,
  • Blog yazı ve resimlerimin kopyalanması sonucu, geçmiş bütün resimlerime yazı eklemeye çalışıyor olmam ( bu uzun süren, sıkıcı ve teknik olarak çok donanımlı olmadığım işlerde sevgili Deniz olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Onu öpüyor ve bütün yardımları ve güzel dostluğu için çok teşekkür ediyorum)
  • Evin boya ve tadilat işlerine başlamak üzere fiyat vs araştırma, dekorasyon, tasarım işleri
ama en önemlisi:
  • Kızkardeşimin İngiltere'ye yerleşmek üzere Ankara'dan ayrılışının yarattığı ruh boşluğu

28 Ağustos 2007

Çiçeklerle uğurlayacağız..


Güle güle Sayın Cumhurbaşkanım.

7 yıldır her gün, örnek aileniz , örnek kişiliğiniz ve tavırlarınızla göğsümüzü kabarttınız. Atatürk ilkeleri ve devrimlerini, Ülkemizin, Cumhuriyetimizin, Halkımızın çıkarlarını herşeyin önünde tuttunuz. Ülkemi, çocuğumu kendimi güven içinde hissettim.
Görevinizin başarıyla tamamladınız, gidiyorsunuz...

Güle güle Sayın Cumhurbaşkanım,
Güle güle,

Sizi her geçen gün daha çok özleyecek ve daha çok gurur duyacağım.

22 Ağustos 2007

İnanılır gibi değil...

Güzel bir tatilin ardından, kafamdaki sıkıntıları, tasaları, endişeleri bir kenara bırakıp, "her şeyi çok da takmamak lazım" diye eve dönmüşken, yine olan oldu.
Girit yemekleri ile ilgili tarifler ararken, bazı tarifler çok aşina geldi. Açıp da bakınca bunların kendi tariflerim olduğunu görünce şok oldum. üstelik de fotoğraflarıyla birlikte kullanılmış, kaynak gösterilmeden kendi tarifleri gibi yayınlanmış, üstüne üstlük bir de benim tariflerimle"Girit yemekleri" dosyası oluşturulmuştu. Yayınlanan yüzlerce tarif arasından çok aşina kalemler de gözüme çarptı..
Forum moderatörüne durumu bildirmek istedim. Bunun için üyelik gerekiyordu, oldum..
Şikayetimi yazdım, ilgili tarifleri belirttim. Bu sahtekarlığı yapan kişiye de özel bir mail gönderdim.

Sonuç:

Sayfayı açtığımda, beni üyelikten attıklarını, kullanım koşullarını iyice okuyup sonsuza kadar forumlarına gelmememi söyleyen bir yazı çıkıyor şimdi karşıma. Sayfaya girişim yasak. Tariflerim ise hala orada duruyor, başka bir imzayla..
Ne yapacağımı bilemiyorum gerçekten....Bir akıl verin bana.

Muhtemelen sizlerin de tarifleri orada izinsiz yayınlanıyor.

Son olarak da, "Gidin bakın, ama lütfen üye olmayın, yorum yazmayın...." diye yazıp site adresini de vermiştim.
Sanal Hazinem adlı bu ipe sapa gelmez sitenin buradan tanıtımını yapıp "tık"lanmasına katkı sağladığımı fark ederek, adresi kaldırdım.

21 Ağustos 2007

Döndük...


Biz döndük.
Nüfus olarak hepimiz evde görünüyoruz.

Ama bir ruh kayıp:) Gezdiğimiz yerlerden birinde (belki de hepsinde) ya da tümüye tatilin kendisinde takılı kalmış.

Buralar size de tanıdık geliyor mu? Önce bir tahmin edin isterseniz. Detaylar daha sonra.
İşte güzergah:
Son birkaç yıldır Çeşme, Alaçatı, Antalya, Kemer, gide gele biraz fenalık geldiğinden, bu sefer eski göz ağrılarımızla hasret gidermeye, yıllardır ihmal ettiğimiz güzelliklerin gönüllerini almaya karar verdik.

Başlangıç için burayı seçtik. (Kimse aramadım diye kızmasın, o kadar az vakit vardı ki. Ama en yakın arkadaşlarıma bile yakalandım yine de. Çok milyonluk şehirde bendeki şans işte:)



Çılgın kalabalıktan uzaklaşmak için demir aldık serin sulara.Sessiz, sakin, çam kokulu tepelerden izledik martıları. Faytonlarla ulaştık, uzun zamandır panjurları kapalı duran bir eve. Soluklandık.


Sonra rüzgarın kucağına bıraktık kendimizi; en son 5 yıl önce gidip de kalbimizi, ruhumuzu bıraktığımız, tarifsiz güzellikteki o yerde.
Bağları, günbatımlarını, en güzel denizi, en güzel dostlukları bıraktığımız yerde bulduk.
En güzel sokakları da....

Sonra başka denizlere ulaştık. Başka hasretlere.

Meğer ne çok özlemişiz oraları.


Susuzluktan kaçtık diye yanlış mevsimde gitmiş olsak da, ne mahşeri kalabalık, ne deli sıcak bezdirebildi bizi.
Öylesine büyükmüş hasretimiz demek ki...


Ama olan oldu işte:
Ruhumuz biryerlerde takılıp kaldı, geri dönmedi birtürlü bizimle...

Tanıyabildiniz mi buraları?

02 Temmuz 2007

Sonunda!

"Resimlerim" sayfasındaki sergilerimi, hikaye ve müzikleriyle yayınlamayı ne çok istediğimi bu bölümü izleyemiş olanlar biliyorlardır mutlaka.
Resimlerin orijinal kalitelerini katletmiş olsam da, bunu sonunda başardım!

Hem de baştan çok kızmış olduğum ama bu vesileyle de kendisini hemen affettiğim Windows Vista sayesinde:) Bu programı kullandıkça ve özelliklerini keşfettikçe daha da çok seviyorum. (Aynı şeyi bir de kablosuz internet bağlantısı için söyleyebilsem:(

"Quo Vadis? "ve "Yaşam ve Masal" sergilerimin sesli sunumlarını, dilerseniz kendi sayfalarından ya da buradan izleyebilirisniz.
(resimler film haline getirilnce, renk kalitesi oldukça bozuldu, detaylar belirsizleşti, yani resimlerin asıllarının bunlarla uzak-yakın alakası yok aslında. Ama temalarını belirginleştirebilmek adına, bu videoları yapmak benim için önemliydi)


Quo Vadis?


Yaşam ve Masal,

28 Haziran 2007

Ev cinleri

Efsanevi Beatles dan geriye kalanlardan biri; Paul mc Cartney in yeni videosu çok şeker. ( çok sıkı bir Beatles fanatiğiyimdir bu arada.)
Videoda, ev cinlerinin nerlerde yaşadıklarını, yaşadıkları yerleri karıştırırlarsa neler olacağını keyifle izleyeceğinizi umuyorum, ben çok eğlendim gerçekten de:)
Sonra da mutfağıma daha farklı bir gözle baktım:))

İşte meşhur "Ev Cinleri"

22 Haziran 2007

Yıldızlar yağacak üzerime bu gece


Müzik dinlemeye başladığım günden beri, iki kişi benim için çok özel oldu.
Birbirleriyle en ufak bir benzerlikleri yok -olağanüstü müzikleri "aklıma mukayyet ol" dedirten güzellikteki dizeleri dışında. Aslında onlara "ozan" demek daha doğru galiba.

Birinin görüntüsü "şeytana" benzer(kendine "beastie" dediği de oluyor kimi zamanlar) Diğeri meleğe.
Biri delilikle, dahilik arasındaki o ince çizgide dolanır durur, öteki insanın tam da "insan" olduğu yerde.
Uzatmayım: Biri Jethro Tul' ın Ian Anderson'udur, diğeri Sezen Aksu.



Geçen yıl tam da 22 Haziran günü Ian Anderson un Ankara'da konser vereceği tuttu. Ne diyeyim: "Bundan güzel doğum günü hediyesi olur mu?" dedim.
Kardeşim bana bilet hediye etti, birlikte izledik. Kendimden geçercesine dinledim, mest oldum, en keyifli doğum günlerimden birini yaşadım. Yıldızlar yağdı durdu üzerime bütün gece.
Bu duygu nasıl anlatılır ki?

"Daha ötesi olmaz, işte doğum günü budur" dedim kendime.
Yanılmışım, ötesi de varmış:)

Bugün 22 Haziran.
Benim 42. doğum günüm. Bilin bakalım kim gelmiş kutlamaya?
Sezen Aksu
bu gece Ankara'da.

Hem de Vişnelik çim amfide. Hem de ODTÜ mezunlar günü şenliklerinde.
Bu şu demektir: Ilık bir Haziran akşamı, çimlerin üzerine serilip, elimizde kadehlerimiz, yıldızların altında Sezen Aksu'yla duygu fırtınaları yaşayacağız.
Yıldızlar yağacak üzerimize bu gece.
Kimlerle? 25 yıl dır onun şarkılarını mihenk taşları yapıp da gençliğimizi paylaştığımız kadim dostlarla.

O dostlar kalktılar geldiler buralara başka, başka şehirlerden. Birlikte doğumgünümde Sezen Aksu'yu yaşayalım, ertesi gün de ODTÜ'ye gidip yeniden cüppelerimizi giyip, 20 mezuniyet yılı plaketlerimizi alalım diye.
Şimdi ben içimdeki yıllar öncesine dönüş heyecanını, mutluluğu, adını benim de bilemediğim acayip duyguları nasıl anlatayım? Ne yazayım? Kalemim yetmedi işte.. Belki siz anlarsınız yine de.
Bugün tam 42 adet yılım oldu benim.
42 güzel yıl biriktirdim hayatımda.
Daha nice güzel yıllara:)







16 Mayıs 2007

Suyunu Boşa Harcama


Ankara da "susuz bir yaz " başlıyor.
Ve ne yazık ki bu saatten sonra bu gidiş kaçınılmaz görünüyor. Barajların hali ortada; mevsim anormali sıcaklar da.

İlk çığlık İç Anadolu dan geldi. Sanmayın ki diğer yerler rahat. Sıra bütün bölgelere gelecek. Yetkililer her ne kadar da "Sıkıntı önemli boyutlarda değil" diye gözümüzün içine baka baka yutturmaya kalksalar da, sorun tüm dünyanın sorunu.
Ve tehlike öyle böyle değil; çok ama çok büyük.

Sadece 180 günlük su kaldığı söyleniyor: Yani Ağustos sonu Ankara da su TAMAMEN yok olacak. Bu felaketi hayalinizde canlandırabiliyor musunuz?
Boşverin canlandırmayın, nasıl olsa yaşayıp göreceğiz.
Önlemler alınmaya başlandı: Şimdilik hortumla arba yıkamak ve bahçe sulamak yasaklandı.
Sonra?
Sonrasını kimse bilmiyor ve bunun için bir plan yok..

Aylardır her yerde yazılıp çiziliyor. Ne kadar ciddiye aldık göreceğiz.
Ama bu birkaç aylık iş değil, yıllardır doğaya fütursuzca zarar verip, dünyanın dengesini hep birlikte ve cömertçe bozan biz değil miyiz?
Çocuklarımızın yüzüne hangi yüzle bakacağız şimdi?

Şu saatten itibaren hepimiz bu konuda sorumluyuz. Küçük de olsa dikkatlice alacağımız bazı önlemler, alt alta toplanınca büyük miktarlarda suya denk geliyor.
Bunları yapmak hepimizin görevi diye düşünüyorum.
Tema Vakfı bu konuda güzel bir site hazırlamış; açılması biraz uzun sürüyor ama beklemeye değer. Lütfen okuyun ve üzerimize düşeni hep birlikte tartışalım, uygulayalım.

05 Mayıs 2007

Pazardan..

Bir ekleme: Bu haftaki DDD etkinliğinin ev sahibi sevgili Münevver.
Münevver, büyük harflerin kullanımı ile ilgili son derece faydalı hatırlatmalar yapıyor. Okumanızı tavsiye ederim.


Bu kadar çok yapraklı yemek yapınca, tabi ki yaprak stoğum tükendi.
Hemen perşembe gününü bekleyip, bir koşu pazara, yaprak almaya gittim.. Giderken fotoğraf makinamı yanıma almayı bu sefer unutmadım neyse ki.. Çünkü epeyi bir süredir sizlerle tanıştırmayı istiyordum onu.
"İnternette çıktığını" biliyordu çünkü "internetten gelen müşterileri " vardı. Ama fotoğrafını çekmek istediğimde yine de heyecanlandı, yanakları kızardı..
Kimin mi?
Peynirci Hacer hanımın.Hacer Hanım, çeşitli peynirler, kendi hazırladıkları çeşit çeşit yöresel zeytinler, salça, turşu, zeytinyağı, salamura yaprak gibi pek çok ürün satıyor tezgahında. Çoğu zaman, aydınlık ve güleryüzlü ailesi ile birlikte, bazen de dönüşümlü duruyorlar tezgahlarının başında. Bildiğim kadarıyla ürünlerin tamamına yakınını Balıkesir yakınlarındaki köylerinde kendileri üretip, hazırlayıp getiriyorlar.
Kendisini yıllar önce ilk defa, enfes lor peyniri sayesinde tanıdım. Bir Giritli torunu olarak, onun sattığı tam tuzsuz lor peynirinin üzerine lor tanımam. Eğer gerçek bir lor peyniri tatmak isterseniz, bir koşu 100. yıl pazarına gidin derim.
Sonra, kendi topladığı ve yaptığı salamura yaprak ile tanıştım. Tül gibi yumuşacık yapraklar ne kadar lezzetli anlatamam.
Ancak almaya gittiğimde tabi ki bitmişti, yenisini hazırlayacaklarını söyleyip sipariş aldılar. Ankara dakiler; bence bir an önce gidip siparişinizi verin.
Sipariş vermeseniz de, bu güler yüzlü, müşterisine dost muamelesi yapan güzel aileye bir "merhaba" diyin nefis peynirlerinden, zeytinlerinden tadın.
İnsanları kazıklamak yerine, iyi ürünü sunabilmenin peşinde olan, sayıları çok az kalmış dürüst satıcılardan biri onlar.
İkinci tanıştırmak istediğim kişi: Şevket Yardımcı. Ama eğer Ankara da yaşıyor ve enginar da seviyorsanız, zaten onu tanıyorsunuzdur. Şevket bey sadece enginar satar. Çeşitli denemelerden sonra en iyi enginarı onun sattığına karar verdim. Ben karar verene kadar herkes çoktan biliyormuş zaten:)
Bütün pazarlara gittiğini söyledi.
Üçüncü kişi Osman Kurt.
Osman, yeşillikler satan bir tezgahta.İyi bir pazarlamacı o.
"Abla bu çok faydalıdır", "yoğurtlusu sarımsakla çok güzel olur" diyerek, kimi zaman hediye etti, kimi zaman haberim olmadan torbaya attı, ne yaptı ama yaptı; semizotunu sevdirdi bana:)
Zaman zaman değişik otlar da getiriyorlar, yazın ortalarında da kendi bostanlarının ürünlerini getirmeye başlıyorlar ki işte onlar çok güzel.
Sizleri bahar pazarıyla başbaşa bırakıyorum. Biliyorum yurt dışındakiler kızacak bana:) Ama bu verimli topraklarda bahar böyle taze taze işte..
Ne diyelim; bu güzel topraklarda tarımı teşvik edeceğine köstekleyen devlet büyüklerine gitsin sözüm...

Not: Aşçı yamağı Mimi yayında

29 Nisan 2007

Çağlayan'da..

Bugün aklım, kalbim, bütün duygularım İstanbul'da.

Otobüsler dolusu insan dün yola çıktı buradan. Ben de çok istedim, ama olmuyor ne yazık ki.. Bu sefer de ben telefonla arkadaşlarımı arayacağım ve "Anlatın bana!"diyeceğim.
Siz de anlatın olur mu?

Adım gibi eminim; çok daha kalabalık, çok daha güzel, çoşku dolu olacak. İnsanlar birbirlerine gülümseyecek, iyi davranacak. Herkes yanındaki tanımadığına karşı, hiç olmadığı kadar düşünceli, yardımsever ve kibar olacak. Kimse toplantının amacı dışında hareket etmeyecek, sağduyulu olacak. Eminim hiç bir tatsız olay olmayacak, anneler ve çocukları güven içinde orada olacak. Her yerde yalnız ve yalnız kıpkırmızı bayrağımız olacak.
Böyle olacak eminim, çünkü böyle başladı....
Evet eminim çok güzel olacak...

Gidin, yaşayın ve yaşadıklarınızı bize de anlatın lütfen.

22 Nisan 2007

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı


Bu videoda emeği geçen herkese teşekkür ederim. Sonuna kadar izlemenizi öneririm

Çocuk Hakları

bir çocuğun hep oyun oynayacak kadar vakti olmalı
ve sadece zor durumlarda kullanılmalı
terli terli su içme hakkı.
hayallerine asla karışılmamalı.
doktorsa doktor,
ressamsa ressam...
ve isterse
gökyüzünü yeşile
ırmakları mora
ve kırmızıya bütün serçeleri
boyayabilmeli.
ister sokaktaki köpeğe
ister pasaklı bir kediye
tıpkı umutlarına olduğu gibi
sarılabilmeli.
ve yüzdürebilmeli
kibrit kutularını çamurlu sularda,
hayallerini dar sokaklar arasında
olduğu gibi.
2007
Not: Mimi nin Bayram günü, sayfasında

15 Nisan 2007

14 Nisan 2007 Tandoğan Meydanı'ndan

Şu anda Ankara da acayip bir kar yağışı var.
Hava da biliyor işini:) Dün Ankara tam bir yaz günü yaşadı çünkü.
Cumartesi günü, sağım solum, önüm, arkam her taraf yukarıdaki bu görüntüyle doluydu. Bütün Türkiye den insanlarla doldu taştı Tandoğan meydanı.

Ankara dışından arayan arkadaşlarım, Tandoğan meydanındaki kalabalığın heybetini, coşkusunu ve kararlılığını televizyondan gözyaşları içinde takip ettiklerini söylüyor, "Sen oradasındır şimdi, anlat bize biraz.." diyorlardı.

Sabah saat 10 dan saat 15 e kadar eşim ve ben, o tek yürek kalabalığın ve bayrak selinin içindeydik. Yaşanan coşkuyu ne yazık ki kelimelerle ifade edemeyeceğim. Televizyonda ve basında zaten mitingin geneli hakkında bilgi sahibi olmuşsunuzdur, ben size benim yaşadıklarımdan detaylar anlatayım:
Zaman zaman nefes almakta zorlandığım bir kalabalık, mevsime hiç uymayan bir sıcak, acayip bir güneş vardı. Öyle kalabalıktı ki; yanımızdaki insanlarla ancak 20 cm mesafede durabiliyorduk.
4 saat boyunca yerimizden HİÇ kıpırdamadan durduk, çünkü kalabalığın ilerleyebileceği yer yoktu.
Son 1 saat Anıt Kabire doğru yürümeye çalıştık.

Sade meydan değil, caddeler, sokak araları her yer tıklım tıklımdı. Meğer Anıt Kabir, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmuş. Dolayısıyla biz de dahil mitinge katılanların tamamına yakını Ata'mızın huzuruna çıkamadık bu sefer.

Gözün görebildiği HER YER bayraklarla doluydu. Büyük, küçük herkesin elinde bayraklar vardı.
Yaşlı insanların sayısına inanamadım. O sıcak ve güneş altında saatlerce kararlılıkla kaldılar. Hepsine büyük saygı ve hürmet duydum. Nasıl coşkuluydular bilseniz..
Pankartlardan, Türkiyenin HER YERİNDEN gelen insanlar olduğunu gördüm.
Farklı görüşlerden, farklı mesleklerden, farklı yaşlardan pek çok insan, sadece "vatandaş" kimliği ile oradaydı. Herkes kendini ve etrafını sadece ve sadece iletişimle öyle iyi yönetti ki, en ufak ya da büyük hiç bir tatsızlık yaşanmadı.
Son derece saygılı, kararlı, aydın ve bilinçli bir insan topluluğu demokratik yoldan hiç sapmadan fikirlerini coşkuyla dile getirdi..

Saat 11 de mitingin başlamasıyla, ti boruları saygı duruşu çağrısı yaptı.
Orada bulunan topluluk bir anda sessizliğe büründü.. Bu sessizliği tarif etmem imkansız işte, adeta nefeslerimizi duyuyorduk. (Bugün orada 1 milyon civarında insan olduğu tahmin ediliyor ki, bence bu olası bir rakam) İşte bu bir milyon insandan tek bir kıpırtı, tek bir ses çıkmadı iki dakika boyunca. Gözyaşlarımız ne kadar ses çıkarabiliyorsa işte o kadardı bütün ses.
Sonra o bir milyona yakın insan seli hep bir ağızdan İstiklal Marşını okudu, tek yürek.
Ben bu anları ömrümün sonuna dek hatırlayacağım.

Çok iyi bir organizasyon olduğunu söyleyemeyeceğim, belli ki kimse bu kadar büyük bir kalabalığa hazırlıklı değildi. Ama bu, orada "tek bir amaç için" bir araya gelmiş insanları hiç etklemedi ya da caydırmadı. Son ana kadar herkes yürüyebilme umudu ile bekledi.

Biz saat 15.30 da oradan ayrıldığımızda, topluluğun çoğu Anıt Kabir'e girebilme umudu ile hala coşkuyla bekliyordu.
Eve çok yorgun gelsem de, içim büyük umutla, güvenle, coşkuyla doluydu. Kızıma daha dik durarak sarıldım bu sefer.
14 Nisan da ben Tandoğan Meydanına kızım için gittim. Bütün ana-babalar, çocuklarının yarınları için oradaydılar.
Eğer Ankara da olup da gitmeseydim, televizyonda bu coşkuyu görünce orada olmadığıma kahrolurdum herhalde ..Bu yüzden içim çok ferah şimdi; En azından inandığım doğrular adına ben elimden geleni yaptım.

Bu toplantının, Türkiye de bugüne dek yapılanların en kalabalığı, en büyüğü olduğu söyleniyor. Tarihe tanıklık ettiğim için, orada olabildiğim için çok mutluyum, gururluyum..